Sanıyorum Nisan-Mayıs aylarıydı. 10-11 yaşlarındayım. Orucu ilk defa o yıl tuttuğumu hatırlıyorum. Orucu tutan her çocukta olduğu gibi bende de heyecan doğal olarak had safhadaydı. Arkadaşlarla aramızda ‘kim tuttu kim tutmadı’ tartışması sık sık yaşanıyordu ve hatta tutan tutmayana bol bol havasını atıyordu.
Sahur ve özellikle de iftarı çok büyük bir heyecanla beklerdik. Büyükler sahura kaldırmazlar korkusuyla gece boyu uyumamaya bile çalışırdık.
Ben o ilk yıl bazen yarım gün bazen tam gün oruç tutmaya çalışıyordum. Bazen de kimsenin görmediği zamanlarda gizli gizli ağzıma bir şeyler atıyordum. Ya da susamışsam çeşmeye koşarak bol bol yüzümü yıkayıp ağza kaçan suyu çaktırmadan boğazdan geçiriyordum.
Bir gün nenem “Oğlum!” dedi.
“Şu büyük tepenin arka tarafında erimeyen kar varmış. Geçen gün filan komşumuz biraz getirmişler. Siz de gidin biraz kar getirin. İftardan sonra yeriz. Hem belki berfmut da yaparız.”
Ben de “Tamam gideriz nene!” dedim.
Sonra arkadaşlarla konuştum. İki arkadaş tamam dedi. Aldık kaplarımızı, tırmandık o tepeye doğru. Vakit ikindi vaktiydi. İftara yaklaşık üç saat kalmıştı. Hava biraz sıcaktı ama yukarıya çıktıkça serinlemeye ve hatta soğumaya başlamıştı. Ağaçların yaprakları tomurcuklarından çıkmaya başlamış, baharın müjdecisi çiçekler ve otlar yeni yeni başlarını kaldırmış baharı ve bizleri selamlıyorlardı. Şairin de dediği gibi memleketimin dağlarına-tepelerine bahar gelmişti artık.
Birkaç moladan sonra kar yolculuğumuzun gidişi yaklaşık bir saat kadar sürmüştü.
Tepenin en üst kısmına çıkınca bize göre arka tarafında yani kuzeyinde çok büyük bir kar kütlesi göründü. Bembeyazdı, tane tane olmuştu. Tertemizdi, lekesizdi, aktı. Ona yaklaştıkça beyazlığı daha da artıyordu. Gözlerimizi kamaştırıyor ve neredeyse bakamıyorduk.
Yanına varır varmaz hemen üstüne zıplayıp oyun oynamaya, birbirimize kartopu atmaya başladık. Hatta küçük bir tane de kardan adam yaptık. Gözlerine ve burnuna küçük siyah taşlar takıp eline de en yakın ağaçtan kopardığımız bir dalı sıkıştırdık.
Bir saat kadar oyalanmıştık. Kaplarımızı doldurduk, yaptığımız kardan adamla vedalaşıp dönüş yoluna girdik. Ben en arkada yürüyorum. Tepeyi aşıp kardan adam kaybolana kadar arada dönüp ona bakıyordum. Biraz da susamışım. Arkadaşlara çaktırmadan kabımdan kar alıp ağzıma atıyor ve onu emmeye çalışıyordum. Bir taraftan da acaba orucum bozulur mu diye kendi kendime düşünürken diğer taraftan herhalde bu kadarıyla da oruç bozulmaz düşüncesi beynimde dolaşıp dönüyor ve kendimi vicdanen rahatlatıyordum.
İftara dakikalar kala eve vardık. Sofra hazırdı.
Nenem;
“Aferin size! Ama niye bu kadar geciktiniz oğlum!” dedi.
Ben de;
“Ancak gelebildik nene! Çok uzaktı orası. Çok da yorulduk.”
Nenem;
“Hadi oradan! Oynadınız oyunu, evin yolunu da unuttunuz değil mi?”
Derken ezan okundu. Çok beklediğim iftar vakti gelmişti. İftardan sonra nenem söz verdiği berfmutu yapmıştı.
Benimse kafamda hâlâ dağdan inerken ağzıma attığım kar vardı. Babama sormaya karar verdim. Babam;
“Oğlum sen yeni tutuyorsun orucu. Yaşın da daha ufak. Olabilir bu tür şeyler. Yarım gün de tutabilirsin. Ama tam gün tutacaksan da biraz daha dikkatli olmalısın!”
Bunun üzerine ben biraz rahatlamıştım. O ilk yıl hepsini tutamadım. Ancak birkaç gün tutabilmiştim.
Öyle tahmin ediyorum ki her birimizin çocukluğunda oruçla ilgili buna benzer hatıraları vardır.
Rabbim yaptığımız ve yapacağımız ibadetleri eksiğiyle-fazlasıyla kabul buyursun inşallah.
Selam ve muhabbetle…
Mehmet BİLGİN


















